Tetkik https://tetkik.okuokut.org/tetkik <div> <p class="Metin-Kapak-Tetkik"><span lang="EN-US">Tetkik; Mart ve Eylül aylarında olmak üzere yılda iki kez elektronik ortamda yayınlanan, açık erişimli, hakemli bilimsel bir dergidir. Okut Okut Derneği'nin resmî yayınıdır. 2022 yılında yayın hayatına başlamıştır. Tetkik, Türk-İslam kültürü alanında alana katkı sağlayacak araştırma makaleleri yayınlamaktadır. Tetkik'in amacı, Türk-İslam kültürü üzerine Türkçe ve İngilizce özgün araştırma makaleleri yayımlayarak bu alandaki bilginin ulusal ve uluslararası düzeyde artmasına ve paylaşımına katkıda bulunmaktır. Dergiye yayımlanmak üzere gönderilen bilimsel makaleler Türkiye Türkçesi veya İngilizce olmalıdır. Derginin hedef kitlesini akademisyenler, araştırmacılar, lisansüstü öğrenciler ve ilgili akademik kurum ve kuruluşlar oluşturmaktadır. <a href="https://docs.google.com/document/d/1kNt-tBgxgs_WTWRA5bcV8-wGXFPmE3lAXkBSfsP4Dns/edit?usp=sharing" target="_blank" rel="noopener"><em>Tetkik Makale Şablonu'nu buradan indirebilirsiniz.</em></a></span></p> </div> Oku Okut Yayınları tr-TR Tetkik 2822-3322 <p><em>Tetkik </em>(ISSN 2822-3322) dergisine yayımlanması için değerlendirilmek üzere gönderilen makaleler, daha önce herhangi bir ortamda yayınlanmamış veya herhangi bir yayın ortamına yayınlanmak üzere gönderilmemiş olmalıdır. Yazarlar <em>Tetkik </em>(ISSN 2822-3322) dergisinde yayınlanan çalışmalarının telif hakkına sahiptirler ve çalışmaları Creative Commons Atıf-GayrıTicari 4.0 Uluslararası (CC BY-NC 4.0) olarak lisanslıdır. Creative Commons Atıf-GayrıTicari 4.0 Uluslararası (CC BY-NC 4.0) lisansı, eserin ticari kullanım dışında her boyut ve formatta paylaşılmasına, kopyalanmasına, çoğaltılmasına ve orijinal esere uygun şekilde atıfta bulunmak kaydıyla yeniden düzenleme, dönüştürme ve eserin üzerine inşa etme dâhil adapte edilmesine izin verir.</p> Hakemli Dergilere Yönelik SWOT Analizi: Dergilerin Güçlü ve Zayıf Yönlerinin Tespiti https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/77 <p style="font-weight: 400;">Türkiye’de hakemli dergilerin çoğunun yayıncısı, üniversitelerdir. Üniversitelerde dergiler -birkaç güzel uygulama örneği dışında- “Üniversite Yayınları” marka adı altında tek bir merkezden koordine edilmez. Dergiler, üniversitelerin Fakülte ve Enstitü gibi alt birimleri tarafından ortak bir yayın politikası ve kalite sistemi gözetilmeksizin yayımlanır. Her ne kadar Üniversitelerde “Yayın Komisyonları” bulunsa da bu komisyonlar hakemli dergilerin ortak bir standartta yayımı konusunda etkin değildir. Bunda 1984 yılında çıkartılan Üniversiteler Yayın Yönetmeliğinin, basılı ve elektronik yayıncılığın ulaştığı düzey açısından ihtiyaca cevap verememesi etkilidir. Bu yönetmeliğinin üniversite merkezli akademik yayıncılığa dair idari yapı kurulmasına imkân verecek, eser yayımı, basımı, dağıtımı, satışı ile bilimsel yayıncılığa dair akademik ve etik bilimsel yayın standartlarını içerecek şekilde güncellenmesine ihtiyaç duyulmaktadır.</p> <p style="font-weight: 400;">Şu an itibari ile üniversite birimleri, dergi yayımlamaya karar verdiklerinde kısa sürede bu dergi yayın hayatına başlamaktadır. “Birime ait bir dergi olsun” düşüncesiyle kurulan dergiler için çoğunlukla bu süreçte akademik yayıncılık konusunda bir ön hazırlıklar yapılmaz ve bu alanda tecrübeli editör veya yayıncılardan tecrübe aktarımına dönük bilgi alınmaz. Üniversitelerde hakemli dergi yayıncılığı konusunda tecrübeli uzman idari personel de bulunmadığı için bu dergiler genellikle akademik yayıncılık kriterleri açısından zayıf olarak yayıma başlarlar. Örneğin dergiye “….Üniversitesi… Fakültesi Dergisi” şeklinde ileride değiştirmeleri gerekecek markalaşma açısından çok zayıf uzun bir ad verilmesi, en sık yapılan hatadır. Bu dergilerin kurumlarında görevli akademik personelin bilimsel çalışmalarını yayımlamayı öncelemeleri, bir başka sorundur. Ayrıca birim yöneticisi Dekan veya Müdür derginin baş editörü olarak belirlenir. Bu durumun, “Haksız Yazarlık/Editörlük” diye bilinen yayın etiği ihlali olarak algılanabileceği dikkate alınmaz. İdari görevi olan bir yöneticinin aktif olarak editörlük yapıp yapamayacağı bu süreçte gözden kaçmış olur. Ardından derginin yayın süreçlerini yürütmesi için çoğunlukla araştırma görevlilerinin görev aldığı editöryal ekip oluşturulur. Dergi kurullarında onlarca kişinin adı yazılı olsa da asıl süreç bir veya birkaç kişi tarafından yürütülür. Bu kişiler çok yoğun şekilde özveri ile çalışırlar. Ancak akademik yayıncılık bir ekip işidir ve bir-iki kişi tarafından çaba gösterilmesi derginin istenilen hedeflere ulaşması için yeterli olmaz. Sözü edilen nedenlerle ciddi bir ön hazırlık yapılmaksızın bir heves ve heyecanla yayına başlayan dergiler ya yayımlayacak makale bulamaz bir duruma düşür veya birkaç sayı sonra kapatılır.</p> <p style="font-weight: 400;">Akademik dergi yayıncılığı, popüler dergi yayıncılığına göre oldukça zordur. Dergilerin uymaları gereken hukuki, mali, akademik, etik ve teknik kurallar ve ilkeler bulunmaktadır. Tüm bunların dışında teknik yönü ağır basan indekslere başvuru ve süreç takibi de aktif olarak çalışan bir-iki kişinin sorumluluğundadır. Her indeksin kriterleri ve başvuru süreçleri farklıdır. Onlarca indeksin kriterini takip etmek ve başvuru süreçlerini yürütmek, bu konuda tecrübesi olmayan ilk defa dergide görev alan kişilerce doğal olarak etkin şekilde yürütülememektedir. Zaten editöryal süreç, editörlere yoğun bir iş yükü getirdiğinden dergilerde eksiklikler ortaya çıkmaya başlar ve indekslere başvuru ve süreç takibi de aksar.</p> <p style="font-weight: 400;">Türk üniversiteleri tarafından yayımlanan dergilerinin indekslere kabul oranı istenilen seviyede değildir. Kabul oranının düşük olmasında, dergilerin indekslerin kriterlerine yeterince uyamaması faktörü öne çıkmaktadır. Ulusal (TR Dizin) ve uluslararası tüm akademik indekslerin, dergi kabulü için çeşitli kriterleri bulunmaktadır. İndekslere başvuru ve kabul alma süreçlerinde yaşanan zorlukları en aza indirmek amacıyla bir editör olarak tarafımca ulusal ve uluslararası indekslerin kriterleri incelenmiştir. Ayrıca <em>Committee on Publication Ethics (COPE), Directory of Open Access Journals (DOAJ), Open Access Scholarly Publishers Association (OASPA) </em>ve<em> World Association of Medical Editors (WAME)</em> gibi uluslararası kuruluşların akademik yayıncılıkla ilgili ilkeleri de taranmıştır. İndeksler ve işleyişlerine dair alan yazını da incelenmiştir. Elde edilenlere, editörlük sürecinde edinilen tecrübeye dayalı bilgiler de eklenerek akademik dergilerin güçlü ve geliştirilmeye açık yönlerini tespitte kullanılmak üzere <em>Hakemli Dergi SWOT Analizi</em> geliştirilmiştir. Bu SWOT analizi uygulanarak dergilerin ulusal ve uluslararası indekslerin hangi kriterlerine tam olarak uyduğu ve hangilerinde eksikleri bulunduğu tespit edilebilmektedir. Geliştirilen sistem sayesinde gelişmeye açık yönlerin nasıl iyileştirileceği de uygulamaya dönük bilgi olarak editörlere raporlanabilmektedir.</p> <p style="font-weight: 400;"><em>Hakemli Dergi SWOT Analizi</em>’nde kullanılacak veri; baş editörden, dergi web sitesinden, ISSN kaydından ve ulusal-uluslararası indekslerden toplanmaktadır. Toplanan veri incelenerek baş editörün verdiği cevaplarla dergi web sitesi gibi açık kaynaklardan alınan bilgiler karşılaştırılmakta ve sonuçlar SWOT Analiz Sistemi’ne girilmektedir. <em>Hakemli Dergi SWOT Analizi</em> Anketi, 22 bölüm ve 250 sorudan oluşmaktadır. Derginin güçlü veya zayıf yönlerin tespiti için ilk bölümde derginin marka adı (6 soru), ikinci bölümde dergi geçmişi (5 soru), üçüncü bölümde ISSN kaydı (9 soru), dördüncü bölümde yayın periyodu (10 soru), beşinci bölümde derginin amaç ve kapsamı (10 soru), altıncı bölümde yayın dili ( 5 soru), yedinci bölümde yayımcı bilgileri (12 soru), sekizinci bölümde dergi web sitesi (20 soru), dokuzuncu bölümde derginin cilt/sayı sistemi (6 soru), onuncu bölümde derginin editöryal yapısı (13 soru), on birinci bölümde yayın kurulu (9 soru), on ikinci bölümde makale değerlendirme süreci (24 soru), on üçüncü bölümde derginin araştırma ve yayın etiği politikası (27 soru), on dördüncü bölümde derginin telif hakkı ve lisanslama politikası (14 soru), on beşinci bölümde derginin arşiv politikası (5 soru), on altıncı bölümde ücret politikası (8 soru), on yedinci bölümde makale dizgi formatı (33 soru), on sekizinci bölümde yayın kalitesi ve dergiye uluslararası ilgi (10 soru), on dokuzuncu bölümde indekslerle ilişkileri ve veri dağıtım politikası (3 soru), yirminci bölümde derginin indekslenme durumu (10 soru), yirmi birinci bölümde editöryal ekibin ve yazarların atıfları (7 soru), yirmi ikinci bölümde derginin görünürlük ve tanıtımı (4 soru) incelenmektedir.</p> <p style="font-weight: 400;"><em>Hakemli Dergi SWOT Analizi</em>, Ocak-Ekim 2022 döneminde talep eden hakemli dergilere <em>YAZIM DESTEĞİ</em> uzmanları (<a href="http://www.yazimdestegi.com/">www.yazimdestegi.com</a>) tarafından uygulanmıştır. Analiz sonuçları, 250 sorudan oluşan ankette incelenen dergilerin zayıf yönlerini gösterir puan değerinin, 250 üzerinden 48 ila 106 puan arasında değiştiğini göstermektedir. 48 zayıf yön, en az eksiği olan SCOPUS ve ESCI’de dizinlenen dergilerin geliştirilmeye açık yönlerinin puansal karşılığıdır. 106 zayıf yön ise en fazla eksiği bulunan TR Dizin’de ve diğer indekslerde taranmayan dergilerin zayıf yönlerinin puan değeridir. Dergilerin çoğunda yayın dilinin İngilizce olmamasından kaynaklanan atıf alma oranın düşük olması, ortak zayıf yön olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte atıf alma oranının düşük olmasının puan karşılığı eksi 9’dur. Bu oran, incelenen dergilerin 48 ila 106 puanlık zayıf yönlerinin asıl sebebi değildir. Dergiler, kısa ve orta vadede düzeltebilecekleri şekilsel ve akademik eksiklikler sebebi ile SWOT analizinde düşük puan almaktadır. <em>Hakemli Dergi SWOT Analizi</em> sonunda editörlere, dergilerinin güçlü ve zayıf yönleri ortaya koyan ayrıntılı rapor sunulmaktadır. Raporda zayıf yönlerin ve bunların nasıl güçlendirileceğinin belirtilmesi, editörlere dergilerini güçlendirmek için kısa ve orta vadeli tedbirler alma imkânı sağlamaktadır. Kalite süreçlerinin önem kazandığı bir süreçte, dergilerin uzman kişilerce dış değerlendirmeye tabi tutularak eksikliklerin tespiti, dergilerin her açıdan kalitesine katkı sağlayacaktır. </p> <p style="font-weight: 400;">Ulaşılan sonuçlar dergilerin TR Dizin’in kriterlerine tam olarak uymaları halinde zayıf yönlerinin toplam puan değerinin, SWOT analizi sonucunda 250 üzerinden 50 ila 60 puanda kalması gerektiğini göstermektedir. TR Dizin’den kabul alan dergilerin SWOT analizi raporlarında zayıf yönlerinin puan değeri, bu aralıktadır. Dergilerin zayıf yönlerini gösteren inceleme sonuçlarının 50 puanın altında kalması ise eksikliklerini büyük oranda giderdikleri, SCOPUS ve ESCI indekslerinden kabul alma seviyesine ulaştıklarını göstermektedir. Editör ve yayıncıların amaçları, dergilerinin 250 tam puan alarak hiç zayıf yönlerinin olmamasıdır. Ancak akademik yayıncılıkta yayımcı-yazar-editör-hakem gibi farklı tarafların süreçte bulunması, yayın dilinin Türkçe olması, makale bilimsel kalitesi ile hakem değerlendirme raporlarının kalitesinin her zaman aynı standartta olmaması, dergilerin 0 ila 40 puanlık zayıf yönlerinin her zaman olabileceği anlamına gelmektedir. Bu açıdan AHCI ve SSCI indekslerinde halihazırda taranan dergilerin SWOT analizleri bu sonucu desteklemektedir. Burada önemli olan editör ve yayıncıların dergilerinin zayıf yönlerini fark ederek bunlarla ilgili iyileştirmeleri hayata geçirmeleridir.</p> Abdullah Demir Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Abdullah Demir https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 191 197 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.77 Şarkiyat Çalışmalarında İslam Ahlâk Metafiziği, editör İbrahim Aslan (İstanbul: Endülüs Yayınları, 2020), 462 sayfa, ISBN: 9786052105931 https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/37 <p style="font-weight: 400;">İncelenen ‘Şarkiyat Çalışmalarında İslam Ahlâk Metafiziği’ başlıklı çalışma, İslamî etik teoriler alanında tanınan Batı’lı araştırmacılarca kaleme alınmış olan eserlerden seçilmiş derleme bir metindir. TÜBİTAK’ın yurtdışı desteğiyle hazırlanmış olan bu eser, İslamî etik teorilerin metafizik çerçevesini incelemektedir. Müsteşriklerin ‘bakış açısından’ yola çıkarak okuyucuyu Mu‘tezile, Eş‘arî ve Mâtürîdî çevreler arasındaki klasik tartışmalara yönlendirerek, teolojik değer sistemlerine ihatalı şekilde yaklaşmayı teşvik etmektedir. Bu tür çalışmalar, kuşkusuz, İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi batı dillerinde kaleme alınmış olan literatürü fark etme, anlama ve eleştirme gibi hususlarda Türk İlahiyat akademisindeki araştırmacılara katkı sağlayacaktır.</p> Abdul Basit Zafar Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Abdul Basit Zafar https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 551 557 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.37 Türk Dervişi Yunus Emre’nin Şeriat-Hakikat Makamı Namaz, Abdest, Oruç ve Hac Anlayışı https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/31 <p style="font-weight: 400;">Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesinde ile Yesevî öğretisinin yayılmasında büyük etkileri olan Yunus Emre’nin dini düşünce sisteminin incelenmesi ve araştırılması kuşkusuz büyük önem arz etmektedir. Onun dini, tasavvufi, ahlaki, sosyal, kültürel, siyasi, tarihi, ilmi ve edebi kişiliğiyle ilgili bugüne kadar yüzlerce makale, onlarca kitap kaleme alınmıştır. Ne var ki namaz, abdest, oruç, hac vb. içsel manaları ihmal edilen, salt zahiri düzeyde kalan şekilsel şeriat formlarının değer ve derecesine, hakikat makamı, namaz, abdest, oruç ve hac anlayışına dair şimdiye kadar araştırdığımız kadarıyla, bir çalışma henüz yapılmamıştır. Zahir-batın, şeriat-tarikat ve şeriat-hakikat düalizmi, erdemli ideal insan -insan-ı kâmil- olma yolunda bunların kıymet ve konumuna ilişkin yaklaşımlar, sufi öğretinin temel konuları arasında daima yer almıştır. Hatta dinin biçimsel -<em>zahir</em>- yapısını ön plana çıkaran fakih, müderris ve mollalarla tam tersine onun özünü, ruhunu, ahlaki hedeflerini -<em>batınını</em>- önceleyen sufiler arasında bu durum, zaman zaman bir çatışmanın da konusu olagelmiştir. O bakımdan, bu çalışmada, Yunus Emre’de şeriat ve hakikat makamına özgü namaz, abdest, oruç ve hac anlayışları irdelenmiş; şeriat makamı formlarının hafife alınıp alınmadığı ile yadsınıp yadsınmadığına ilişkin sorulara cevap aranmıştır. Araştırmamıza, Yunus Emre’nin farklı nüsha ve baskılarından oluşan <em>Risâletu’n-Nushi</em>ye’si ve <em>Dîvân</em>’ıyla, diğer bazı araştırmalar kaynaklık etmiştir. Literatür taraması yönteminin kullanıldığı bu araştırmada şeriat makamı ritüellerinin Tanrı’ya yakınlaşma, ona vuslatta bir araç, giriş ve eşik mesabesinde olduğu; dolayısıyla, asıl -ideal- namaz, abdest ve orucun ten ile taat, teni yumak ve yıkamakla değil; gönülde Tanrı’yı daima anış <em>naz ve niyaz</em>la, gönlü pak etmekle; asıl haccın ise O’nu ırakta -yabanda- yani Mekke’de değil; gönülde ve kendinde aramakla gerçekleşeceği sonucuna varılmıştır.</p> Emrah Dindi Telif Hakkı (c) 2022 Doç. Dr. Emrah Dindi https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 199 228 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.31 Osmanlı Arşiv Vesîkalarında Muzır Mûsiki Kavramı https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/76 <div> <p class="z-Balk-TETKK"><span lang="EN-US">Mûsiki ile ilgili ilk eserleri meydana getiren Mısır, Grek/Yunan filozofları ve ‘Sistemci Okul’ olarak adlandırılan Farabi, İbn-i Sîna, Safiyyüddin Urmevî, Abdulkadir Meraği gibi mûsikicilerin çeşitli sınıflandırmalar yaparak bir sistem oluşturmaya çalışmışlardır. Bu alimlerin eserlerinde yaptıkları sınıflandırmalar ‘sesin oluşumu’ ile başlamış, zamanla farklı kavramlarla devam etmiştir. Daha sonra geleneksel Türk mûsikisi, sanat mûsikisi, halk müziği, dinî mûsiki, din dışı mûsiki gibi birçok ayrım, gruplandırma, sınıflandırma mûsikinin kendi içerisindeki sınırlarını belirlemiştir. Bildirimizde mûsiki tarihinde yer alan fakat bu zamana kadar mûsiki alanında yapılmış olan sınıflandırmaların dışında kalan ‘muzır mûsiki’ kavramını inceledik. Çalışmamızda nitel veri analizi yöntemi kullandık. Muzır şarkı kavramının kullanıldığı Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı kataloglarında yapmış olduğumuz taamalarda ulaştığımız 1892-1909 yılları arasında Sultan II. Abdülhamid’in saltanat dönemlerine ait dinî, etnik, ahlâkî ve siyasî sebeplerle</span> <span lang="EN-US">muzır kategorisine alınanlar ve 1908-1914 yılları arasında Ali Seydi tarafından yayımlanan <em>Resimli Kâmûs-ı Osmanî’</em>de yasaklı olan bazı kavramları içerdiği için muzır olarak görülen şarkılar olmak üzere farklı konularda kırk adet belgeyi inceleyerek belgelerde geçen olayların nedenlerini analiz ettik. Bildirimizde şu sorulara cevap vermeye çalıştık: ‘Muzır Mûsiki/şarkı’ kavramının kullanıldığı dönemde ne kastedilmektedir? Muzır Mûsiki/şarkı ve Muzır olmayan Mûsiki/şarkı gibi bir sınıflandırma mûsiki literatüründe yer almış mıdır? Muzır şarkılara uygulanan kısıtlamalardaki kriterler nelerdir? Siyasî, dinî, etnik ve ahlâkî sebeplerle mi uygulanmıştır? Muzır şarkı nitelemesi farklı alanlarda yapılan kısıtlamaların neticesi olarak mı yapılmıştır? Muzır Mûsiki/şarkı ile ilgilenen Osmanlı tebaası belirli bir etnik yapı ya da dinî gruplardan mı oluşmaktadır? Devlet bu şarkıları neden yasaklama gereği duymuştur? Neden icra edenleri sürekli kontrol altında tutup, takip etmiştir? Bildirimizde temel amacımız; muzır mûsiki kavramını oluşturan ve bu nedenle yapılan yasaklamaların oluşumuna etki eden temel alt dinamikleri keşfetmektir. Bu kapsamda ahlâkî, dinî gerekçelerle yapılan yasaklamalarla birlikte dönemin siyasi atmosferinin yasaklar üzerinde belirgin olan etkisi örnek olaylarla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Diğer bir amacımız ise; belgelerde incelediğimiz olaylar ışığında ‘Muzır mûsiki’ kavramının mûsiki alanında yapılan kategorizasyonlarda yer almasının gerekçeleriyle savunulması olmuştur. Yaptığımız incelemeler ve analizler sonucunda muzır mûsiki kavramının dinî, ahlâkî ve etnik nedenlerden daha çok siyasi içerikli olduğuna ve muzır mûsiki kavramının mûsiki kategorileri içerisinde kullanılabilecek bir kavram olduğu sonucuna vardık.</span></p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Osmanlı Arşiv Vesikalarında Muzır Musiki” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> </div> İrfan Yiğit Telif Hakkı (c) 2022 Dr. İrfan Yiğit https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 229 284 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.76 Din Referanslı Hareketlerin Sosyo-Politik Bağlamda Karşılaştırılması: Evanjelizm ve Gülenizm (FETÖ) Örneği https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/44 <p style="font-weight: 400;">Din, toplumsal bir fenomendir. Özellikle dinin meşrulaştırma ve araçsallaştırma gücü, din referanslı hareketlerin birçok boyutunda işlevsel olabilmektedir. Bu hareketlerin sosyo-politik bağlamı da dinin fonksiyonelliğinden bağımsız değildir. Çalışmada, din referanslı hareketlerden olan Evanjelizm ve Gülenizm <span lang="NO-NYN">(Fetullahçı Terör Örgütü: FETÖ) </span>sosyo-politik yaklaşım açısından incelenmiştir. Bu anlamda hareketlerin birçok boyutta benzer eğilimlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Evanjelizm ve Gülenizmin, referans aldıkları dinî gelenekten ayrışan sosyo-politik eğilimler açısından paralel yön ve ihtivalar taşıdıkları anlaşılmıştır. Çalışmada, nitel yöntem tekniklerinden biri olan dokümantasyondan, sosyolojik ve anlayıcı bir perspektifinden yararlanılmıştır. Bu çerçevede elde edilen bulguların veya verilerin salt benzer eğilimleri üzerine odaklanılmış ve bunlar karşılaştırmalı analizlerle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışma, “Evanjelizm ve Gülenizm hangi sosyo-politik eğilimler açısından benzer özellikler içermektedir?” problematiğini irdelemektedir. Varılan sonuç, Gülenizm ve Evanjelizmin sosyo-politik bağlamda birçok açıdan benzer eğilimlere sahip olduğudur. Hareketlerin kuruluş, gelişim seyri, yapılanmaları, ulusal ve küresel ölçekli sosyo-politika, hedef, söylem, faaliyet ve stratejiler bakımından benzer eğilimlerini ortaya çıkarmak çalışmanın ana konusunu oluşturmaktadır.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Din Referanslı Hareketlerin Sosyo-Politik Bağlamda Karşılaştırılması: Evanjelizm ve Gülenizm (FETÖ) Örneği” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Muhammed Yamaç Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Muhammed Yamaç https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 285 318 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.44 Bir Yumuşak Güç Unsuru Olarak YTB: Türkiye Mezunu Üst Düzey Bürokratlar https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/60 <p style="font-weight: 400;">“Yumuşak güç” kavramı uluslararası ilişkilerin önemli unsurlarından biridir. Bu araç son yıllarda birçok ülke tarafından uygulanmaktadır. Türkiye de “yumuşak güç” araçlarını etkili biçimde kullanabilen ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin bu doğrultuda en önemli aktörlerinden biri Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’dır (YTB). YTB kamu diplomasisi aracı olarak bu görevini çeşitli projeler vasıtasıyla icra etmektedir. Türkiye Mezunları programı da bu programlardan biridir. Çalışmanın odak noktası YTB tarafından yürütülen Türkiye Mezunları projesidir. Bu çalışma anavatanlarında bürokraside üst düzey görevler icra eden Türkiye mezunu uluslararası öğrencilerin ikili ilişkilerdeki etkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda kendi ülkelerinde bakanlık görevi üstlenen Türkiye mezunları çalışmanın ilgi alanıdır. Diğer yandan araştırmada bazı önemli bürokratlar da ele alınmaktadır. Bu çalışma Türkiye’nin hali hazırda başarılı dış politika yürüttüğü bölge ve ülkelerin üst düzey görevlileri arasında YTB bursları ile Türkiye’de lisans veya lisansüstü eğitim görmüş Türkiye mezunlarının olduğunu iddia etmektedir. Çalışmada söylem analizi bilimsel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Türkiye’de 1964-2016 yılları arasında eğitim görerek ülkesine döndükten sonra üst düzey göreve atanmış 13 uluslararası öğrenci çalışma kapsamında ele alınmaktadır. Bu doğrultuda Bosna-Hersek Federasyonu, Somali, Kosova, Libya, Tanzanya, Azerbaycan, Arnavutluk, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), Bulgaristan, Endonezya ve Slovakya’yı kapsayan on ülke ve bir bölgesel yönetim incelenmiştir. Söylem analizi yöntemi ile mezunların Türkiye algıları ve Türkiye hakkında kendi ülkelerine döndükten sonraki süreçteki söylemleri analiz edilmektedir. Çalışma kapsamında kişilerin demeçleri, resmi gazete gibi asli kaynaklar ile birlikte, konuya yönelik bilimsel çalışmalar ve süreli yayınlar gibi tali kaynaklar da kullanılmaktadır.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Bir Yumuşak Güç Unsuru Olarak YTB: Türkiye Mezunu Üst Düzey Bürokratlar” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Seçim Korkmaz Telif Hakkı (c) 2022 Seçim Korkmaz https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 319 335 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.60 Malay Dünyasında Reformist Bir Hareket Olarak Kaum Muda: Endonezya ve Malezya Örneği https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/74 <p><span style="font-size: 0.875rem;">20. yüzyılın başında Malay dünyasında ortaya çıkan Kaum Muda hareketinin temel amacı İslam’ın temel kaynaklarına dönmekti. Nitekim bu hareketin içinde olan kişilerin ortak paydası saf olarak nitelendirdikleri “Orijinal İslam”a dönmek ve bunun zıddı olan “geleneksel İslam” anlayışından toplumu kurtarmaktı. Bu bağlamda “Kur’ân ve Sünnete Dönüş” mottosu etrafında birleşip ıslah, tecdit ve içtihatı savunmuşlardır. Taklit, hurafe, bidat ürünü olduğunu düşündükleri bütün uygulamalara karşı sert bir tavır takınmışlardır. Kaum Muda ilk dönemlerde Vehhâbî daha sonra ise el-Menâr ekolünden ciddi bir şekilde etkilenmişlerdir. Malezyalı reformistler ise buna ilaveten Dihlevî-Sindî ekolüyle sıcak bir temas hâlinde olmuşlardır. Bu noktadan hareketle düşüncelerini gazete ve dergi gibi yayınlarla, açtıkları eğitim kurumları ve kurdukları dini teşkilatlarla yaymaya çalışmışlardır. Ancak bu düşüncelerini yaymak kolay olmamış ve gelenekselci İslam anlayışını temsil eden Kaum Tua hareketiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bunun neticesinde Malay dünyasında dini konularla alakalı olarak ciddi tartışmalar yapılmış ve bu hususta önemli bir reddiye literatürü ortaya çıkmıştır. Ayrıca Kaum Muda Kur’ân ve Sünnet iddiasına bağlı olarak başta tefsir olmak üzere hadis gibi alanlarda birçok yeni eseri Malayca-Endonezce literatürüne kazandırmıştır.</span></p> <p><span style="font-size: 0.875rem;">* </span>Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Malay Dünyasında Reformist Bir Hareket Olarak Kaum Muda: Endonezya ve Malezya Örneği” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Eyyüp Tuncer Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Eyyüp Tuncer https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-02 2022-10-02 2 337 379 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.74 Muhammed b. Fadl el-Kemârî ve Buhara Hanefî Geleneğindeki Yeri https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/59 <p style="font-weight: 400;">Buhara Hanefî geleneğinin önemli simalarından biri Muhammed b. Fadl el-Kemârî'dir (öl. 381/991). Kendisi, İmam Muhammed’in (öl. 189/805) öğrencisi ve en önemli râvileri arasında bulunan Ebû Hafs el-Kebîr (öl. 217/832) ile başlayan Ebû Hafs es-Sağîr (öl. 264/878) ve Sebezmûnî (öl. 340/952) ile devam eden hoca-talebe silsilesinin bir halkasıdır. Bu özelliği sebebiyle Muhammed b. Fadl’ın hayatı, Hanefî mezhebi silsilelerindeki yeri ve referans alınan bazı görüşleri, çalışmamızın konusunu teşkil etmektedir. Muhammed b. Fadl’ın Hanefî fıkıh geleneğindeki yerinin anlaşılması ve görüşlerinin ortaya konulması, kendisinden sonra yetişen ve özellikle mezhebe katkılarıyla öne çıkan Hanefî fakihlerin görüşlerinin kaynaklarının bilinmesi açısından önem arz etmektedir. Ayrıca mezhebin teşekkülünden sonra farklılaşmaya başlayan Irak, Buhara/Semerkant ve Belh Hanefîliğinin ayrıştıkları noktaların ortaya konulmasına yardımcı olacaktır. Muhammed b. Fadl'ın tanıtılması, Hanefî geleneği hoca-talebe silsilelerindeki yeri ve müracaat edilen fıkhî görüşlerinin ortaya konulması, çalışmamızın amaçları arasında yer almaktadır. Ayrıca kendisinden sonra öğrencileriyle devam eden fıkıh silsilelerinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman/literatür tarama yönteminin kullanıldığı çalışmamızda elde edilen bilgiler karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Araştırma süresince tabakât ve tarih kaynaklarının yanında klasik usûl ve fürû eserleri de taranmıştır. Muhammed b. Fadl’ın görüş ve içtihatları incelendiğinde kendisinin genel olarak kurucu imamların görüşlerine bağlı kaldığı, ancak yaşadığı bölgenin şartları ve örfü gereği zaman zaman onlara muhalefet ettiği bu sebeple meselede müçtehit olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kendisinin görüşlerine daha çok fürû fıkıh ve fetva türü eserlerde başvurulduğu, az sayıda olmakla birlikte fıkıh usûlü ve kelam konularında da görüşlerinin referans alındığı görülmektedir. Muhammed b. Fadl'ın Buhara Hanefî geleneğinde başlangıç halkası olduğu üç farklı ve önemli hoca-talebe silsilesinin olduğu görülmektedir.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Muhammed b. Fadl el-Kemârî ve Buhara Hanefî Geleneğindeki Yeri” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Adnan Hoyladı Telif Hakkı (c) 2022 Adnan Hoyladı https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 381 405 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.59 Larry Laudan’ın Araştırma Geleneklerinin Yöntembilimi Görüşü Ekseninde Kelâm İlminin Bilimsel Yapısı https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/75 <div> <p class="z-Balk-TETKK">Bilim felsefesi, genel anlamda, bilimsel faaliyetin ne olduğunu, doğru yöntemlerini ve entelektüel geleneklerin yapılarını ve hangi ilkelere dayandıklarını inceler. Aydınlanma dönemi ile birlikte deney dışı bilgi araçları bilimsel çevrelerde etkisini yitirmiş deney merkezli bilimsel ilerleme fikri ön plana çıkmıştır. Bununla birlikte bazı bilim felsefecileri bilimsel faaliyeti ve ilerlemeyi, belirli bilim adamları grubunun oluşturduğu bilimsel yapılar üzerinden açıklamışlardır. Amerikalı filozof Larry Laudan da bilimsel bir yapı olan araştırma gelenekleri teorisi ile bu tartışmalara katkıda bulunmuştur. Laudan’ın teorisine göre bilimsel yapıların oluşturduğu araştırma geleneklerinin başlıca amaç ve işlevi problem çözmektir. Bu kuram ve ilkeler, geleneklerin ontolojik ve metodolojik yapılarını kurarlar. Her gelenek, deneysel ve kavramsal bazı problemler tespit eder ve bunları çözümlemeye çalışır. Laudan’a göre bir kuramın, belli bir problemi, irtibatlı olduğu diğer problemler ile birlikte çözebilmesi onun başarısını gösterir. Geleneklerin problem çözme yeterlilikleri, onların rasyonel ve ilerletici yönleriyle ölçülür. Laudan bu şablonun deneysel temele dayanan gelenekler için olduğu kadar, metafizik ve teoloji gibi bilimsel-olmayan entelektüel gelenekler için de geçerli olduğunu söylemektedir. Rasyonel teoloji olarak Kelâm ilmi de birbiriyle rekabet eden ve kendine özgü kuramlara ve problem çözücü ilkelere sahip olan araştırma geleneklerinden oluşur. Kelâm gelenekleri, Laudan’ın teorisi ile büyük oranda örtüşmektedir. Bu örtüşmenin ele alındığı çalışmanın amacı, Laudan’ın teorisini, Kelâm ilmini meşrulaştırma enstrümanı olarak kullanmak değil, moden bir bilim felsefecisinin geliştirdiği teori örnekliğinde, Kelâm geleneklerine ait problem ve kuramların, Laudan’ın teklif ettiği biçimde, problem çözücü bir gözle değerlendirilmesinin önemine dikkat çekmek ve Kelâmın etkinliğinin artırılması yönündeki çalışmalara katkı sunmaktır.</p> <p class="z-Balk-TETKK">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Larry Laudan’ın Araştırma Geleneklerinin Yöntembilimi Görüşü Ekseninde Kelâm İlminin Bilimsel Yapısı” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> </div> Bilal Taşkın Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Bilal Taşkın https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 407 428 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.75 David Hume Düşüncesinde Duygu-Düşünce İlişkisinin İnsan Doğasında Temellendirilmesi https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/45 <p><span style="font-size: 0.875rem;">17. yüzyıl pek çok alanda olduğu gibi bilim ve felsefe açısından da önemli değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur. Bu bağlamda Orta çağ düşüncesindeki Tanrı merkezli hâkim anlayışın yerini insan ve insan doğası bilimi almıştır. Aydınlanma dönemini karakterize eden söz konusu bu durum ile varoluşla ilgili tüm hususlar neden-etki ilişkisine bağlanmıştır. Bu doğrultuda David Hume’da mevcut rasyonalistlerden farklı olarak insan eylemlerinin başlatıcı nedeni olarak insan doğası bilimini tüm bilimlerin odağına yerleştirmiştir. Bu çalışma, </span><em style="font-size: 0.875rem;">İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme</em><span style="font-size: 0.875rem;"> (</span><em style="font-size: 0.875rem;">A Treatise of Human Nature</em><span style="font-size: 0.875rem;">) ve </span><em style="font-size: 0.875rem;">İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma</em><span style="font-size: 0.875rem;"> (</span><em style="font-size: 0.875rem;">An Enquiry Concerning Human Understanding</em><span style="font-size: 0.875rem;">) isimli eserlerinden yola çıkarak Hume’un insan doğası/bilimine dayalı duygu-düşünce ilişkisini zihnin işlevi ve deneyim çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Deneysel yargılardan hareket eden Hume’un bu düşüncesi geleceğin geçmişle uyumlu olacağı varsayımına dayanır. Tüm felsefi yaklaşımının özünü insan bilimi ya da insan doğasına dayandıran Hume’un bu tutumu, daha sonra ardıllarını da büyük oranda etkileyecek olan deneyime yüksek bir otorite vermesinin sonucu olarak okunabilir. Düşünceleri, nesnel akıl yerine insan doğasından hareketle üretmeye çalışan Hume söz konusu eleştirel tutumuyla bilim ve ahlakı da duygulara bağlayarak felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. İnsanı merkeze alan Hume, insan doğasının araştırılmasına yönelmiş hatta bu doğrultuda matematik, doğa felsefesi ve doğal dini bile insana bağlamıştır. Geçmiş, şimdi ve gelecek hakkında daha öngörülebilir bilgilerin elde edilmesini insan doğası bilimine bağlayan Hume’un düşünceleri iki temel varsayım üzerine kurulur: Birincisi, insanda sabit, değişmeyen, tek yönlü bir doğa bulunur; ikincisi ise, şayet bir insan doğası bilimi inşa edilecekse içerik ve yöntem olarak deneyime dayanmalıdır. Zaten Hume, felsefesinin gayesini de “bu zamana kadar izlenen oyalayıcı ve usandırıcı yöntemleri terk etmek”, “sınırdaki bir kaleyi ya da köyü ele geçirmek yerine doğrudan başkente”, yani “bilimlerin merkezine, bir zamanlar hepsinden üstün olan insan doğasının ta kendisine” yürümek şeklinde ifade eder. Kendisinden önceki felsefi öğretileri sonuçsuz tartışmalar olarak niteleyen Hume’a göre insan doğasına yönelip, insanın anlama yetisinin potansiyeli ve gücünü keşfetmek gerekmektedir. Nedensellik ilişkisinin sınırları ve kaynağını insan zihni ve alışkanlıklar üzerinden temellendiren Hume’un yaklaşımının etkileri hala günümüzde de devam eden hakikat tartışmalarını derinden etkilemiştir.</span></p> <p><span style="font-size: 0.875rem;">* </span>Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “David Hume Düşüncesinde Duygu-Düşünce İlişkisinin İnsan Doğasında Temellendirilmesi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Emrullah Kılıç Telif Hakkı (c) 2022 Dr. Emrullah Kılıç https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 429 445 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.45 Îsâ-Mesîh ve Pavlus Ekseninde Hıristiyan Geleneğinde Kurtuluş https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/71 <div> <p class="z-Balk-TETKK">Hıristiyanlıkta kurtuluş genel olarak Îsâ-Mesîh merkezli olarak açıklanmıştır. Bununla beraber tarihsel Îsâ-Mesîh’in tebliğ ettiği kurtuluş teolojisi ile Pavlus’un şekillendirdiği kurtuluş teolojisi arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Tarihsel Îsâ-Mesîh kurtuluşun dinî hukuka bağlılıkla kazanılacağını belirtirken Pavlus kurtuluşun iman ile gerçekleşeceğini savunmuştur. Öğretisinin merkezine Âdem’in düşüşünü koyan Pavlus, Âdem’in işlediği günahın bütün insanlara sirayet ettiğini, dolayısıyla dünyaya gelen her insanın günaha ve ölüme mahkûm olduğunu belirtmiştir. Oluşturduğu teolojide Musa yasasının insanları günah ve ölüm girdabından kurtaramadığını, yasa ile kurtuluşa ulaşma çabalarının her seferinde boşa çıktığını belirten Pavlus, Yahudi dinî hukukuna bağlılığın yerine Îsâ-Mesîh’e imanı koymuştur. Îsâ-Mesîh’in mesajını yeniden şekillendiren Pavlus’a göre o İsrailoğullarının kayıp koyunlarına gönderilen bir peygamber değil, bizzat kurtarıcı olan ve Âdem peygamberin işlediği günahtan insanları kurtarmak için kendini feda eden Tanrı’nın oğludur. Böylece Tekvin’deki Yahvist metni Hıristiyanlık için kaynak metin olacak şekilde yeniden yorumlayan Pavlus, tarihsel Îsâ-Mesîh yerine tarih ötesi Îsâ-Mesîh figürünü öğretisinin merkezine almıştır. Bu bağlamda çalışmada Îsâ-Mesîh ve ilk Hıristiyan cemaati döneminde, Musa yasası ile Îsâ-Mesîh’e imanın kurtuluş açısından önemi tartışılmıştır. Konu incelenirken Kitâb-ı Mukaddes pasajları dikkate alınmış, tarihsel Îsâ-Mesîh’in ortaya koyduğu kurtuluş teolojisi ile Pavlus’un şekillendirdiği kurtuluş teolojisi arasındaki farklılıklar vurgulanmıştır. Kurtuluş teolojisindeki değişim, Pavlus’un Tevrat’taki yaratılış öyküsünü yeniden yorumlaması ile açıklanmıştır.</p> <p class="z-Balk-TETKK">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Îsâ-Mesîh ve Pavlus Ekseninde Hıristiyan Geleneğinde Kurtuluş” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> </div> Serkan Sayar Telif Hakkı (c) 2022 Serkan Sayar https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-01 2022-10-01 2 447 463 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.71 Hümanist Yahudiliğin Temel İlkeleri https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/54 <p style="font-weight: 400;">Kuzey Amerika Yahudi Federasyonları tarafından Çağdaş Yahudi mezheplerinden biri olarak kabul edilen Hümanist Yahudilik, 1963 yılında Rabbi Sherwin Theodore Wine’ın (öl. 2007) öncülüğünde Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulmuştur. Sherwin Wine, çocukluk döneminde Muhafazâkar Yahudiliğin, gençlik döneminde ise Reformist Yahudiliğin tedrisatından geçmiştir. Fakat gençlik döneminin sonlarına doğru sahip olduğu Tanrı tasavvurunda birtakım kırılmalar meydana gelmiştir. Bu kırılmalar; Tanrı’nın ispatlanabilirliği, tutarlı bir Tanrı tanımının yapılıp yapılamayacağı hususunda gerçekleşmiştir. Pozitivist bir düşünceye sahip olan Wine, bu konu ile ilgili görüşlerini <em>ignostisizm</em> kavramı ile açıklamıştır. İlk defa Wine ile ortaya çıkan ignostik düşüncede, bir argümanın sağlam olabilmesi için söz konusu argümanların deney ve gözlem yöntemine tabi tutulup bilimsel çerçevede tutarlı bir tanımının yapılması öncelenir. Metafiziksel alana hitap etmesi sebebiyle Tanrı tasavvurunda böyle bir inceleme yapmak haliyle biraz güçtür. Bu minvalde Hümanist Yahudiliğe göre tutarlı, aklı ve mantığı tatmin eden bir Tanrı tanımı yapılamadığı için Tanrı hakkında konuşmak gereksizdir. “Tanrı vardır.” ya da “Tanrı yoktur.” kabilinde bir ifade kullanmaktan çekinen Hümanist Yahudilik, bu konu hakkında yalnızca “Tanrı ile ilgili bir şey bilmiyoruz.” demekle yetinir. Hümanist Yahudiliğin temel doktrinlerini ignostik düşünce ile paralellik arz eden <em>Tanrısız Yahudilik </em>düşüncesi oluşturur. Nitekim Hümanist Yahudiler, Yahudiliğin ilahi bir kökene dayanmadığını düşünür. Buna göre dinin merkezine dini hassasiyetlerden ziyade ortak Yahudi tarihi, kültürü, şuuru ve benliği gibi unsurlar yerleştirilir. Hümanist Yahudilikte Tanrı tasavvuru ile kendini gösteren ignostik bakış açısı, gerek metafizik, gerek ontolojik, gerekse pratik alanlarda yoğun bir şekilde etkisini göstermektedir. Nitekim Hümanist Yahudilik, Yahudi kimliği, peygamberlik, kutsal metin, yaratılış ve ölüm gibi konularda Geleneksel Yahudiliğin çizgisinden oldukça uzak bir düzlemde yer almaktadır. Mezhebin benimsemiş olduğu bu görüşler, çeşitli Yahudi cemaatleri tarafından eleştirilmiş ve bu mezhep mensupları ateist, agnostik vb. ithamlara tabi tutulmuştur. Çalışmada Hümanist Yahudiliğin benimsemiş olduğu doktrinler ve bu doktrinlerin metafiziksel alandaki yansımaları incelenmiştir. Ayrıca yakın bir tarihte ortaya çıkan Hümanist Yahudiliği daha yakın bir perspektiften incelemek adına, gerekli literatür taraması yapıldıktan sonra mezhep bünyesinde kurulan IISHJ, SHJ, HuJews, Pazar Okulları gibi yapılanmalar ve bu yapılanmaların çalışmaları okuyucuya sunulmuştur. Çalışmanın amacı, Hümanist Yahudiliğin temel doktrinlerini, bu doktrinlerin zeminini hazırlayan düşünce ve kavramları daha yakın bir açıdan incelemektir.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Hümanist Yahudilik Üzerine Bir İnceleme” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Hümeyra Çakar Telif Hakkı (c) 2022 Hümeyra Çakar (Yüksek Lisans Öğrencisi) https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 465 480 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.54 Mâtürîdî ve Nesefî’nin Sûr, Mîzan, Kevser Kavramlarına Dair Yorumlamalarının Karşılaştırılması https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/67 <p style="font-weight: 400;">Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’den sonra Mâtürîdî kelâm okulunu sistemleştiren ve ekolün en bâriz ikinci ismi olan Ebü’l-Mu‘în en-Nesefî, genel olarak Mâtürîdî’nin görüşlerini benimsemiş ve onun izinden gitmiştir. Nesefî genel anlamda Mâtürîdî çizgiyi sürdürse de araştırmalarımızda onun bazen Mâtürîdî’den farklı yorumlarda bulunduğunu gözlemledik. Bu tespitten hareketle Mâtürîdî’nin ve Nesefî’nin âhiret ahvaliyle ilgili yorum farklarını çalışma konusu olarak seçtik. Mâtürîdî ve Nesefî gibi ekolde öne çıkmış iki ismin yorum farklarını ortaya koymanın, kayda değer bir husus olduğu kanaatindeyiz. Çalışmamızda örnek kavramlar üzerinden bu iki alimin bakış açılarındaki farkları tespit ederek Mâtürîdi’nin bakış açısını gün yüzüne çıkarmayı amaçladık. Araştırmamızda, literal tarama ve karşılaştırma yöntemini kullanırken Mâtürîdî’nin <em>Te’vîlâtü’l-Kur’ân</em> tefsiri ile Nesefî’nin <em>Tebsıratü’l-edille</em> ve <em>Bahru’l-kelâm</em> eserlerini temel kaynak olarak belirledik. Araştırma konusu olarak belirlediğimiz kavramları temel kaynaklardan araştırıp karşılaştırarak farklı bakış açılarını yakalamaya çalıştık. Araştırmamızın sonunda ise Nesefî’nin âhiretle ilgili bazı konuları Mâtürîdî’den farklı yorumladığını tespit ettik. Şöyle ki Mâtürîdî’nin temsilî anlatım olarak kabul ettiği sûr, mîzan ve kevser gibi bazı kavramları Nesefî, hakiki manada anlamış ve bu konuda ondan farklı düşünmüştür. Bu yorum farkının dikkate alınarak Mâtürîdî’nin farklı bakış açısının kendisinden sonraki alimlere yansımamasının sebepleri üzerinde durulması gerektiği kanaatindeyiz.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Mâtürîdî ve Nesefî’nin Âhiret Ahvaline Yaklaşımlarının Mukayesesi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Aydın Çamlıca Telif Hakkı (c) 2022 Aydın Çamlıca https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-03 2022-10-03 2 559 577 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.67 Bir Araştırma Programı Olarak Felsefe Günümüze Ne Söyler? https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/40 <p style="font-weight: 400;">Bilim kuramının kendisine doğa bilimlerini konu edindiği hatta kendi özel inceleme alanını doğa bilimlerine göre kurguladığı malumdur. Ancak on dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin doğası ve yöntemi üzerine tartışmalar, yirminci yüzyıldaki felsefi yönelişler bilimin taban sorununu yeniden tartışmaya açmıştır. Felsefe, doğa ve sosyal bilimlerde ortaya çıkmış olan değişim ve sarsıntılar nedeniyle sürece müdahil olmak zorunda kalmıştır. Çünkü bilimin dayandığı zemin ile derin araştırma süreçleri sonucunda elde ettiği kazanımlar, kendi temelini inşa edecek ya da meşrulaştırabilecek bir durumu ortaya çıkarmadı. Bilimin “şeylerin doğası hakkında gerçeklere ulaşmanın tek güvenilir yöntemi” olduğu iddiasını temellendirecek bir zemin bulunamadı. Bu noktada yeni bir bilgi-kuramsal (yani felsefi) yönelime ihtiyaç duyulmuştur. Buna ek olarak, felsefenin bilimleri yeni bir tarzda ele alması, bilimin ön kabullerini daha önce hiç olmadığı kadar dikkatli biçimde incelemesi ve bunları çözümlemesi, felsefe ile bilim arasında yeni bir ortak zeminin teşekkül etmesini sağlamıştır. Bu zemine rağmen söz konusu boşluğun felsefe olmaksızın doldurulabileceğine yönelik yaklaşımlar da mevcut olmuştur. Söz gelimi 1930’lu yıllarda Viyana Çevresinin çalışmalarıyla ortaya çıkmış olan "neopozitivizm" veya "mantıkçı empirizm" klasik bilgi kuramına alternatif olma iddiasını dillendirmiş ve felsefe karşıtı bir tutum ortaya koymuştur. Ancak son tahlilde bu girişimler bilim alanında felsefeye olan ihtiyacı giderememiştir. Günümüzde felsefenin diğer bütün terminolojileri aşan bir ‘nihai terminoloji’ geliştirebileceği fikrinden vazgeçerek, insani araştırmanın tüm alanlarına eleştirel yaklaşımıyla eşlik eden ve bu alanların doğasına dair tahlillerde bulunan bir araştırma programı olduğunu; sorgulama ve kendi sistematiği içinde tutarlı cevaplar verebilme arayışı olduğunu fark etmek gerekir. Bu husus felsefenin kesin bilgileri değil muhtemelleri nasıl ve nereden temin edebileceğimiz bir alan olduğunu; onun deneyimlerimizi kendi gerçekliği içinde açımlayan; hayatın aktüel durumlarını rapor ederek deneyimlerimizi “inşa eden” bir faaliyeti temsil ettiği kabul edilebilir. Bu tebliğ, felsefenin bir insan araştırma programı olarak günümüzde ne söyleyebileceğini ortaya koymayı hedefler.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Sosyal Bilim Disiplini / Araştırma Programı Olarak Felsefe Günümüze Ne Söyler?” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Celal Türer Telif Hakkı (c) 2022 Prof. Dr. Celal Türer https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 481 494 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.40 Tasavvuf Alanı Lisansüstü Araştırmalarına Yönelik Bilgiler ve Tecrübe Aktarımı https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/35 <p style="font-weight: 400;">Türkiye’de tasavvuf alanında lisansüstü öğrenimine yönelik her geçen gün ilgi artmaktadır. Lisansüstü eğitim-öğretiminin başarıyla tamamlanmasının şartlarından biri de o alanda bir danışman eşliğinde tez çalışması hazırlanması ve bilim kurulu önünde savunulmasıdır. Savunması yapılacak tezin belli bir yöntem kullanılarak hazırlanmış olması ve araştırma-yazım etiğine riayet edilerek kaleme alınması gereklidir. Lisansüstü öğrencilerinin ve danışmanlarının ilgili bilim alanlarına katkı sağlamak adına sarf ettikleri emeklerden gerekli neticelerin elde edilebilmesi için takip edilmesi gereken genel kabul görmüş araştırma yöntemleri ve akademik yazım kuralları bulunmaktadır. Bu çalışmayla, Temel İslam Bilimleri’nin bir alt disiplini olan tasavvuf bilim dalı merkeze alınarak, bu alanda akademik çalışma yapmak isteyen genç araştırmacılara tecrübe aktarımına imkân sağlaması ve mümkün olabildiğince rehberlik yapılması amaçlanmıştır. Bu metin hazırlanırken 2022 yılı öncesinde akademik araştırma ve yazıma dair yayımlanmış çalışmalar tespit edilmiş ve imkân nispetinde ulaşılabilenler incelenerek bunlardan yararlanılmıştır. Ayrıca lisansüstü öğrenime başlamamızdan bugüne edindiğimiz tecrübe, bu alanda ileri gelen hocalarımızdan gözlemleyerek ve dinleyerek edindiğimiz bilgi birikimi ve kaleme alınmış hatırat eserleri de bu çalışmaya kaynak oluşturmuştur. Çalışmanın sonunda bu alanda akademik araştırma yapacaklara yönelik genel bir değerlendirmede bulunulmuş, ayrıca bazı teklif ve temennilere yer verilmiştir. </p> <p style="font-weight: 400;">* Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Tasavvuf Alanı Lisansüstü Araştırmalarına Yönelik Bilgiler ve Tecrübe Aktarımı” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Ömer Yılmaz Telif Hakkı (c) 2022 Prof. Dr. Ömer Yılmaz https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-09-30 2022-09-30 2 495 530 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.35 Tanrı’nın Ön Bilgisi Meselesinde Orta Bilgi Teorisinin Yeri ve İncelenmesi https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/64 <p style="font-weight: 400;">Tanrı’nın ön bilgiye sahip olmasıyla, insanın özgür olup olmadığı meselesi hem felsefe de hem de dini düşüncede tartışılan önemli bir konudur. Biz burada orta bilgi teorisinin çözüm önerisini ele alıp incelemeye çalıştık. Tanrı’nın önbilgiye sahip olması, insanın davranışlarındaki özgürlüğüne bir engel midir? Tanrı’nın önbilgisi ile insanın özgürlüğü arasında nasıl bir ilişki vardır sorusuna farklı şekillerde cevaplar verilmiştir. Ancak bu cevapların bir çoğu ya Tanrı’nın bilgisinde bir kısıtlamaya gitmiş ya da insanın eylemlerinde özgür davranmasına sınırlandırmalar getirmişlerdir. Bu bağlamda Luis de Molina tarafından geliştirilen orta bilgi teorisi; Tanrı’nın bilgisinde bir eksikliğe mahal vermeksizin insanın eylemlerinde özgür olabileceğini ileri sürmüştür. Bu düşüncede, Tanrı insana farklı seçenekler sunmaktadır. İnsan da bu farklı seçeneklerden birini kendi özgür iradesiyle seçmektedir. Her ne kadar burada insanın bu eylemi gerçekleştirirken farklı nedenler olmuş olsa da o eylemin yeter nedeni insanın bizzat kendisidir. Buna göre Tanrı’nın bilgisinde herhangi bir eksilme olamayacağı gibi insan da eylemlerinde özgür olabilir. Orta bilgi teorisi, insanın özgür eylemlerde bulunmasına imkân sağlayan aynı zamanda da Tanrı’ya özgür mahlûkları yaratma noktasında seçim sunan bir teoridir. Orta bilgi teorisinin en önemli ayırt edici özelliği, Tanrı’nın bilgisinde bir eksilme olmadan, insanın eylemlerinde özgür olabileceği düşüncesidir. Bu düşünce, Tanrı’nın, insanın farklı alternatiflerden hangisini seçeceğini bilmesi ve Tanrı’nın karşı olgusal bilgileri nasıl bildiği, açıklaması üzerine temellendirilmiştir.</p> <p class="z-Balk-TETKK"><span lang="EN-US">* </span>Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Tanrı’nın Ön Bilgisi Meselesinde Orta Bilgi Teorisinin Yeri ve İncelenmesi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> İbrahim Halil Dündar Telif Hakkı (c) 2022 Dr. İbrahim Halil Dündar https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-01 2022-10-01 2 531 540 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.64 İlahiyat Alanında Yurt Dışında Lisansüstü Eğitim: ABD ve İngiltere Örneği https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/25 <p style="font-weight: 400;">Günümüze kadar ulaşan tapınak ve sunak kalıntılarından anlaşıldığı üzere binlerce yıllık şehirlerde ve medeniyetlerde din, insan hayatının merkezindeydi. Bugün de aynı şekilde din, toplumların rotasını, devletlerin politikasını, insanlar arasındaki ilişkinin seyrini az veya çok etkileyen bir unsurdur. En seküler görünümlü toplumlarda bile din hukukun, eğitimin, sosyal politikaların hatta sağlık hizmetlerinin çerçevesi içerisinde tartışılmaktadır. Laikliğin ana yurdu Fransa’nın laikliği bile vaftiz edilmiş laiklik olarak nitelenirken dinin öneminin ihmal edilmesi imkânsızdır. Bu nedenle sosyal bilimler alanının en önemli ve kadim disiplinlerinden birisi din çalışmalarıdır, demek son derece isabetli olacaktır. Dinlerin kaynağının, tarihinin, içeriğinin, sınırlarının, insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisinin ne olduğunu araştırmak ve bulguları, bilgileri insanlarla paylaşmak din çalışmalarının odağıdır. Bununla beraber din olgusu farklı yönlerine temas edilmek suretiyle farklı din çalışmaları disiplinlerince ele alınmaktadır. Bir dinin içeriğinin tespit edilmesi bir çeşit din çalışması metodunu gerektirirken aynı dinin insan üzerindeki etkisinin tespit edilmesi ise başka bir metodu gerekli kılmaktadır. Müstakil bir dinden bağımsız olarak din olgusunun mahiyeti tespit edilecekse de daha farklı bir metoda başvurmak gerekmektedir. Dinin farklı yönlerden ele alınma zorunluluğunun bir sonucu olarak din çalışmalarında çeşitli metotlar ortaya konulmuştur. Günümüzde eğitim alanında öncü olan ülkelerde birçok alanda olduğu gibi din çalışmaları alanında da metot farkı gözetilmiş ve ciddiye alınmıştır. Din çalışmaları yapan kurumlar bu farklılıklara istinaden farklı isimlendirilmiştir. Batı’yı esas aldığımızda bu isimleri Religious Studies, Theology, Divinity Schools, Seminaries ve Biblical Studies/Collages şeklinde sıralayabiliriz. Ülkemizde ise din çalışmaları İlahiyat Fakültesi, İslamî İlimler Fakültesi, Dinî Yüksek İhtisas ve Eğitim Merkezleri gibi isimler altında yapılmaktadır. Bu isimlendirmelerin en ideal şekliyle metot farklarına dayanması beklenmektedir. Böylece her kurumun din çalışmalarındaki sınırı ve sunduğu hizmetin niteliği netleşmiş olacaktır. Bu tebliğde ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere örneği üzerinden din alanında sunulan lisansüstü eğitim hakkında metot ve içeriğe dair bilgiler verilecektir. İkinci olarak ülkemizdeki mezkûr kurumlarla kısa bir karşılaştırması yapılacaktır. Böylece bu tebliğ ile hem yurt dışında ilahiyat alanında lisansüstü eğitim almak isteyenlere fayda sağlamak hem de ülkemizin ilahiyat eğitiminin mevcut durumuna dair bilgi sahibi olmak isteyenlerin karşılaştırmalı bir şekilde meseleye yaklaşmasına imkân sağlamak hedeflenmektedir. </p> <p style="font-weight: 400;">* Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “İlahiyat Alanında Yurt Dışında Lisansüstü Eğitim: ABD ve İngiltere Örneği” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Emrah Kaya Telif Hakkı (c) 2022 Doç. Dr. Emrah Kaya https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-03 2022-10-03 2 541 549 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.25 Sömürge Yönetimlerinin Ruanda’da Yol Açtığı İnsanlık Krizi https://tetkik.okuokut.org/tetkik/article/view/66 <p style="font-weight: 400;">Ruanda Cumhuriyeti; kuzeyinde Uganda, doğusunda Tanzanya, güneyinde Burundi, batısında Kongo Demokratik Cumhuriyeti bulunan bir ülkedir. Engebeli bir arazi yapısına sahip olduğu için ülkeye, “Bin Tepe Ülkesi” anlamında Ruanda denilmiştir. Doğal görünümü bakımından tepelerin yüksekliği ve vadilerin derinliği ile dikkat çeken Ruanda’nın kuzeyinde volkanlar zinciri dikkat çekicidir. Ülkenin bu coğrafi dokusu adeta siyasi yapısına benzer hale gelmiştir. Coğrafi yükseltileri kadar tarih boyunca insanlık krizleri de yükseldikçe yükselmiştir. Batılı güçlerin bölgede sömürgelerini oluşturana kadar Ruanda oldukça sakin ve huzurlu bir ülkeydi. Ülke toprakları önce Almanların, daha sonra Belçikalıların sömürgesi konumuna geldi. Almanlar da Belçikalılar da ülkede varlıklarını devam ettirmek adına ülke halklarını kamplaştırdılar, etnisiteye dayalı bir toplum modeli oluşturdular ve kitleleri birbiriyle çatıştırdılar. Bu çalışmada Alman ve Belçika sömürge dönemlerinde etnik çatışma zeminin hazırlanması, bağımsızlık dönemindeki resmi uygulamaların ülkede ayrışma ve toplumsal bozulmaya yol açması ve 1994 yılında gerçekleşen soykırımla acı sonucun yaşanması ele alınacaktır.</p> <p style="font-weight: 400;">* Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Sömürge Yönetimlerinin Ruanda’da Yol Açtığı İnsanlık Krizi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir.</p> Kadir Özköse Telif Hakkı (c) 2022 Prof. Dr. Kadir Özköse https://creativecommons.org/licenses/by-nc/4.0 2022-10-08 2022-10-08 2 579 600 10.55709/tetkikdergisi.2022.2.66